13 Ekim 2026 - Salı

SOSYAL MEDYADA 'MIŞ GİBİ' YAŞAMAK

Sosyal medyadaki bu "mış gibi" varoluş, doymak bilmez bir "görünme ve onaylanma" ihtiyacına dayanır

Yazar - Aydın Uzkan
Okuma Süresi: 6 dk.
Aydın Uzkan

Aydın Uzkan

-
Google News

Modern dünyada yaşamın mekanı fiziksel sokaklardan dijital ekranlara kayarken, toplumsal varoluşun biçimi de kurgusal bir sahneye dönüşmüştür. "Gösteri Toplumunun" Türkiye ölçeğindeki karşılığı, geleneksel mahalle baskısı ile dijital görünürlük arzusunun harmanlandığı hibrit bir temsil alanıdır.

Yaşamın kendisi yaşanmaktan ziyade sergilenmek için kurgulanmakta, anın tadını çıkarmak, o anın fotoğrafını çekip onay mekanizmalarına sunmanın gerisinde kalmaktadır. Herkesin kendi hayatının yönetmeni ve oyuncusu olduğu bu dijital tiyatroda, hissetmekten ziyade "hissediyormuş gibi yapmak" temel norm haline gelmiştir.

Yerli ve yeni dönem edebiyatımızın insan ruhunun girintilerini ustalıkla işleyen yazarlarından Murat Menteş’in o fiyakalı ve vurucu tespiti, bu illüzyonu tek bir hamlede özetler: "Herkes aynı fikirdeyse, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir." Bu cümle, sosyal medyadaki kitlesel akışın ve birörnekleşen mutluluk pozlarının ardındaki zihinsel tembelliği ve yapaylığı çıplaklığıyla gözler önüne serer. Onaylanma arzusuyla biçimlenen bu "yerli usulü" pozlar, özgün bir neşenin değil, kitlelerin ortak bir yanılsamaya topluca katılmasının neticesidir.

Sosyolojik düzlemden, sosyal medyadaki bu "mış gibi" varoluş, doymak bilmez bir "görünme ve onaylanma" ihtiyacına dayanır. Aile yemeklerinden, boğaz manzaralı kahvelerden ya da lüks mekânlardaki kutlamalardan servis edilen kurgusal kareler, bireyin toplumsal kademede kendine yer edinme çabasıdır. Üstelik bu durum yerli kültürün "el alem ne der" kaygısının, dijital çağda "el alem kaç beğeni atar" kaygısına evrilmiş halidir. "Doğallık artık yaşanılan bir durum değil, filtresi ve açısı özenle ayarlanan dijital bir performanstır."

İçinde bulunduğumuz ekonomik belirsizlikler ve toplumsal yorgunluk iklimi, bireyleri bu tür sanal sığınaklara daha da yaklaştırmaktadır. Gerçek hayatın getirdiği krizler, kırılmalar ve gelecek kaygısı karşısında çaresiz hisseden insan, dijital profillerinde "kusursuz ve mutlu" bir ütopya inşa eder. Bu bir anlamda toplumsal bir anestezi işlevi görür. Gerçeklik her geçen gün biraz daha zorlaşırken, ekranın ardındaki o ışıltılı pembe dünya, bireye geçici ama sahte bir rahatlama sunmaktadır.

Sosyal medya akışları, herkesin en güzel elbisesini giyip yüzüne tebessüm maskesi taktığı devasa bir maskeli balodur. Işıklar kapandığında ve telefon ekranı karardığında, yüzlerdeki o tebessüm yerini derin bir sessizliğe ve yalnızlığa bırakır. Fotoğraf karesine giren o bol köpüklü Türk kahvesi ya da şık restorandaki tabak, o anki lezzetin değil, ekrana aktarılan bir kurgunun enstrümanıdır. İnsanlar, kendi hayatlarının canlı tanığı olmak yerine, başkalarının izlemesi için tasarladıkları bir serginin mmankeni haline gelmiştir.

Bu durum, kuşaklar arası ilişkileri ve geleneksel değerleri de dönüştürmektedir. Düne kadar "mağrurlanma, mütevazı ol" kültürüyle yetişen toplum, bugün "sergile, kıskandır ve tüket" dürtüsüyle hareket eden bir dijital gösteri çağına uyum sağlamıştır. Gösterilen mutluluk pozları, sadece bireysel bir tercih değil; ötekine "ben başardım, ben mutluyum" mesajı veren gizli bir rekabet aracıdır. "Dijital çağın en trajik çelişkisi; kitlelerin ekran karşısında ne kadar çok gülümsüyorsa, arka planda o kadar derin bir yalnızlığa gömülüyor olmasıdır."

Sanal ortamda sürekli olarak servis edilen bu "muazzam hayatlar", toplumsal ölçekte bir yetersizlik ve haset epidemisine yol açmaktadır. Başkalarının kurgulanmış en iyi anlarını kendi yalın ve sıradan gerçeğiyle kıyaslayan birey, kronik bir huzursuzluğa sürüklenir. Mutluluğun standartlaştırıldığı, standartların ise erişilmez kılındığı bu düzende, "mış gibi" yapmak artık bir tercih değil, bu dijital ekosistemde hayatta kalabilmenin psikolojik bir şartı haline gelmiştir.

Peki, bu illüzyon nerede son bulacaktır? Tüketilen imajların, filtrelenen duyguların ve yapay tebessümlerin biriktirdiği bu devasa ruhsal yorgunluk, insanı eninde sonunda kendi hakikatine dönmeye zorlayacaktır. Bir fotoğraf karesine sığdırılmaya çalışılan hayat, hiçbir zaman o fotoğraf kadar pürüzsüz ve dertsiz olamaz. Gerçek hayat; kırılmalarıyla, hüzünleriyle, başarısızlıklarıyla ve karmaşasıyla güzeldir, dijital bir simülasyonun kusursuz sahteliğiyle değil.

Mış gibi yaşamak, modern insanın kendine ve toplumuna yabancılaşmasının en somut göstergesidir. Murat Menteş’in ifade ettiği gibi, herkesin aynı fikirde olduğu ve aynı pozları verdiği bir vasatlıkta hakiki mutluluk barınamaz.

Görünme arzusunu kenara bırakıp, yaşama arzusunu yeniden keşfettiğimizde, ekrandaki beğenilerin değil, ruhumuzdaki dinginliğin peşine düştüğümüzde bu dijital tiyatronun perdesi kapanacaktır. Gerçek mutluluk, bir kadraja sığdırılan değil, sessizce ve etiketsizce yaşanabilen o yalın andan ibarettir.

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları