KAYBETME KORKUSU
Bir şeyi kaybetme korkusu, ona sahip olma sevincinden daha büyükse, o şey artık senin değildir, sen onun olmuşsundur.

Aydın Uzkan
-İnsan zihni, sahip olduklarını koruma içgüdüsüyle örülüdür. Sahip olduğu her şeyi kendini tanımladığı birer kanca olarak görür. Bu kancalar koptuğunda, uçsuz bucaksız ve tekinsiz bir boşlukta sürükleneceği sanrısına kapılır. Bu yalnızca bir endişe değil, aynı zamanda varoluşsal bir refleks gibidir.
An gelir, sevdiklerimizi, anılarımızı, hatta kimliğimizi kaybetme ihtimali, benliğimizin temelini sarsacakmış gibi gelir. Bu sarsıntı henüz gerçekleşmemiş olsa bile, ihtimalin kendisi bile yeterince güçlüdür. Kaybetme korkusuyla yaşanan her an, o şeyi zaten kaybetmiş gibi bir yas tutmaya bedeldir
Kaybetme korkusu, insanın varoluşsal sancılarının merkezinde duran, hem en ilkel hem de en sofistike sızısıdır. Henüz anne kucağında başlayan bu ürperti, zamanla bir gölge gibi büyür ve ruhun en kuytu köşelerine sızar.
Bu korkuyla yaşamak, sürekli fırtına bekleyen bir gemici olmak gibidir. Limanın dinginliği bile ona huzur vermez çünkü ufukta hep o karanlık bulutu arar. Oysa hayat, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamışçasına yaşandığında gerçek bir sanata dönüşür. Bu, vurdumduymazlık değil, varlığın akışkanlığına duyulan derin bir saygıdır.
Çoğu zaman derin bir güvensizlikten beslenir kaybetme korkusu. Bu korkuyla örülen bir hayat, pencereleri sımsıkı kapalı, tozlu bir müze salonuna benzer. İçerideki eşyalar korunur belki ama hayatın taze rüzgarı o koridorlara asla uğramaz. Tabi bu statik b güven, dinamik bir yaşamın da katili olur.
Bazen bir şeyi kaybetme ihtimali, onu yaşamaktan bile daha yorucudur. Korkunun ecele faydası yoktur oysa. Bu korku, sadece bir nesnenin ya da kişinin yitimi değil, aslında o yitimle birlikte eksilecek olan benliğimizin yasını önceden tutma halidir. Bazen de avucumuzda tuttuğumuz bir kar tanesidir. Onu ne kadar çok sevip sıkarsak, sıcaklığımızla o kadar çabuk eritiriz.
Kaybetme korkusu, zihnin kuytu köşelerinde kurulan hayali bir dar ağacıdır. Henüz kopmamış bir fırtınanın gürültüsünü bugünün sessizliğine taşır. Sevilenin yüzünde beliren her uzak çizgi, dostun sesindeki her küçük ton değişimi, bu korkunun tırnaklarını kalbe geçirmesi için yeterlidir.
Kaybetme korkusuyla örülen her ilişki, içinde bir miktar nefret barındırır. Bizi bu kadar korkutan birine karşı içten içe duyulan o gizli öfke, tutunmanın en zehirli yanıdır. Hem gitmesinden korkarız hem de bizi bu korkuya mahkûm ettiği için ona bilenen sessiz bir sitem taşırız. Sevgi, korkunun olduğu yerde çiçek açmaz, o sadece güvenli bir iklimin çocuğudur.
İnsan bazen, kaybetme ihtimaline karşı "duygusal geri çekilme" yaşayabilir. "Kaybetmekten korkuyorsam, hiç sahip olmamalıyım" düşüncesi, ruhu bir çöle çevirir. Bu sterillik, acıdan kaçarken yaşamın tüm renklerinden de vazgeçmektir. Yaralanmamak için zırh giyen savaşçı, aynı zamanda dokunulmanın mucizesini de ıskalar.
Zamanın doğrusal akışına karşı beyhude bir isyandır kaybetme korkusu. İnsan, "şimdi"nin tadını çıkarmak yerine, gelecekteki olası bir "yokluk" ihtimalini bugüne taşır. Bu durum, elindekini sıkıca tutmaya çalışırken onun nefes almasını engellemeye benzer. Sahip olma arzusu, ironik bir şekilde, sahip olunanın özgürlüğünü kısıtlar ve onu bir tutsağa dönüştürür. ‘’Bir şeyi kaybetme korkusu, ona sahip olma sevincinden daha büyükse, o şey artık senin değildir, sen onun olmuşsundur.’’ der Elif Şafak.
Oysa gerçek güç, bir şeyin yokluğuna rağmen var kalabilme yetisidir. Kaybetme korkusu, bizi nesnelere ve kişilere köle ederken, kabulleniş, ruhu özgürleştirir.
Kaybetme korkusu, zamanla da ilişkilidir. Çünkü zaman, sahip olduğumuz her şeyi yavaş yavaş elimizden alır. Gençlik, anılar, insanlar… Hepsi zamanın akışı içinde dönüşür ya da yok olur. Bu kaçınılmazlık, korkunun en derin katmanını oluşturur; kontrol edemediğimiz bir kayıp gerçeği.
Ruhun olgunlaşması, "benim olan" ile "ben olan" arasındaki o ince çizgiyi fark etmekle başlar. Dış dünyadaki her şeyin geçici olduğu evrensel yasaya direnmek, dalgaları durdurmaya çalışmak kadar yorucudur.
Aslında korkulan şey ölümün provasıdır, her kayıp, nihai sona dair küçük bir hatırlatıcıdır. Her şeyin geçici olduğu bir dünyada, kayıp da doğal bir sürecin parçasıdır. Bu farkındalık, korkunun keskinliğini törpüler. Çünkü kaybetme korkusu bir hapishanedir, anahtarı ise 'her şeyin geçici olduğunu' kabul etmektir.
Kaybetmek bir yanılsamadır . Enerjinin korunumu yasası gibi, ruhsal deneyimler de asla yok olmaz, sadece form değiştirir. Giden bir insan, geride bir boşluk değil, bir dönüşüm bırakır. Korku ise bu dönüşümün önündeki en büyük engeldir. İnsan, avucunu açmadığı sürece yeni bir şeyi tutamaz. Kaybetmek, yeni bir başlangıcın boşluğunu yaratmaktır.
Ruhun en büyük zaferi, sahip olduklarını birer emanet gibi görebilmesidir. Kaybetme korkusu sustuğunda, yerini derin bir "buradalık" duygusu alır. Artık korkuyla sıkılan yumruklar gevşer ve eller, hayatın getirdiği her şeyi zarafetle karşılayıp uğurlayacak birer açık kaba dönüşür. En büyük mülkiyet, hiçbir şeye sahip olmamanın verdiği o muazzam hafifliktir artık.
