14 Ocak 2026 - Çarşamba
BAĞLARIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ
İnsanoğlu, kurduğu bağların toplamıdır. Ve hayat, hangi bağları koruyup hangilerini serbest bırakacağımızı öğrenme sanatıdır.
Yazar - Aydın Uzkan
Okuma Süresi: 5 dk.

Aydın Uzkan
-İnsanoğlu, kurduğu bağların toplamıdır. ‘’Yaşıyorum’’ iddiasını ispat için bağ kurar her canlı. Ne fantazi, ne farazi, ne formalite. Önce gayeli sonra gayretli olma halidir bu.
İnsan doğduğu anda başlar bir şeylerle bağ kurmaya. Her biri görünmeyen iplerle örülmüş bir harita gibidir; kime, neye ve nereye ait olduğumuzu fısıldar. Dokunduğumuz her yüz, yürüdüğümüz her sokak, içimizde bir iz bırakır. Bu izler bazen sıcak bir avuç olur, bazen de çözülmeyen bir düğüm. İnsan, kendi hikâyesini bu düğümlerin arasından geçerek yazar.
Albert Camus’a göre “İnsan, anlam arayan tek varlıktır.” Bu arayış, bağların temelini oluşturur. Bağlar, kim olduğumuzun aynasıdır. Bizi tanımlar, sınar ve dönüştürür. İnsan, bağları kadar kırılgan, bağları kadar güçlüdür. Ve hayat, hangi bağları koruyup hangilerini serbest bırakacağımızı öğrenme sanatıdır.
Sürdürülebilir ve derin bağlar kurmak, duygusal bir tercih olmaktan öte, fiziksel sağlığı da koruyan, sosyal izolasyonun yol açtığı sistemik çöküşe karşı güçlü bir savunma mekanizmasıdır.
En zor bağ, insanın kendisiyle kurduğudur. İç sesimizle yaptığımız konuşmalar, bastırdığımız duygular, kabul edemediklerimiz. Psikolojik çatışmaların merkezinde bu iç bağ durur. Kendimizle barışamadığımızda, dışarıdaki hiçbir bağ bizi iyileştiremez.
Zoraki kurulan bağlar, kağıttan gemi gibidir. Eninde sonunda batar. Üstelik kuruyan ağaç gibi yeniden yeşermesi de zordur. Onlar, fatihi yanlış fetihlerdir.
Kopan bir bağ, geride boşluk bırakır; o boşluk bazen yeni bir anlamla, bazen sessizlikle dolar. ‘’İnsanlar köprü kuracakları yerde, duvar ördükleri için yalnız kalırlar’’ diyen Newton, bağsızlığın sonucuna ışık tutar.
Çocuklukta bağlar, seslerden ve kokulardan kurulur. Bir annenin sesindeki titreşim, bir evin kapı gıcırtısı, akşamın çorba buharı… Psikolojide “güvenli bağlanma” denir buna; ama edebiyatta bu, kalbin ilk yuvasıdır. O yuvanın sağlamlığı, yetişkinliğin fırtınalarında sığınılacak bir liman olur ya da hiç durmadan aranan bir adres !
Zamanla bağlarımız çoğalır, karmaşıklaşır. Arkadaşlıklar, aşklar, hayal kırıklıkları… Her biri ruhun haritasına yeni çizgiler ekler. Bazı bağlar nefes aldırır, bazıları boğar.
Toplum, bağların büyük sahnesidir. Aile, mahalle, sınıf, kültür… Hepsi görünmez ağlarla birbirine bağlanır. Bu ağlar bazen dayanışma üretir, bazen de baskı. Aynı bağ, birini ayakta tutarken diğerini yere sabitleyebilir.
Görünmez kurallarla bağların sınırlarını çizen toplum, bu sınırlar içinde kalanlara “uyumlu”, dışına çıkanlar “aykırı” damgası vurur. Oysa her aykırılık, yeni bir bağ biçiminin habercisidir.
Bağlar, bazen de, bilinçdışında saklanan eski hikâyelerin yankısıdır. Birine gösterdiğimiz aşırı sabır ya da nedensiz mesafe, çoğu zaman bugüne değil, geçmişe aittir. insan, eski yaralarını yeni bağlarla sarmaya çalışır.
Bizi biz yapan en insani çelişkilerden biri de bağlardır. Hem ait olmak isteriz hem de özgür kalmak. Hem tutulmak isteriz hem de kaçmak. Bu çelişki, insan ruhunun temel gerilimidir. Bağlar ne tamamen çözülebilir ne de sonsuza dek sıkı kalabilir. Hayat, o ipi ne zaman gevşetip ne zaman tutacağımızı sezebilme cesaretidir.
Modern dünyada bağlar hızlandı, yüzeyselleşti, ama tamamen kaybolmadı. Bağlar, bir nehir olmaktan çıktı; yağmur damlaları gibi hızla düşüp hızla kayboluyor. İnsanlar birbirine artık kök salarak değil, parmak uçlarıyla değiyor. Bu çağda, her temas kısa, her durak geçici.
Uzun yada kısa, her bağ, belleğimizde bir iz bırakır. Milan Kundera’nın söylediği gibi, “İnsan, bir başkasına bağlandığı ölçüde hafifler.” Bu yüzden bağ kurmak, yük almak değil, o yükle birlikte insan olmaya cesaret etme yolculuğudur. Ve görülüyor ki, bu seyrüsefer hiç bitmeyecek !
.
.
.
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları
