SORUNSUZ HAYAT MI OLUR ?
İnsan, yalnızca güzel günlerin toplamı değildir; atlattığı gecelerin, sustuğu acıların, yeniden başladığı sabahların da toplamıdır.

Aydın Uzkan
-İnsanın yaratılış sahnesine adım attığı andan itibaren düştüğü en büyük yanılsama, fırtınasız bir gökyüzü, pürüzsüz bir patika ve dikensiz bir gül bahçesi arzulamasıdır. Oysa hayat, kusursuz döşenmiş bir yol değildir, yer yer taşları çıkan, yağmurla çamura dönüşen, bazen de insanı hiç beklemediği bir uçurumun kıyısına getiren uzun bir yürüyüştür.
İnsan, başına hiçbir şey gelmemesini ister elbet ama hayat, tam da başımıza gelenlerle bizi yeniden biçimlendirir. Sorunlardan arındırılmış bir ömür düşüncesi kulağa huzurlu gelse de, insan ruhunun gelişimi açısından biraz da renksiz bir gökyüzüne benzer. Çünkü güneşin anlamını bazen bulut öğretir. Sorunları hayatın bir parçası olarak kabul edemeyen zihin, en küçük bir pürüzde fırtınalar koparır, çünkü mukavemet yeteneği pas tutmuştur
Modern toplum, insana sorunlardan kaçmanın neredeyse bir yaşam biçimi olduğunu öğretiyor. Konfor alanlarımız genişledikçe tahammül alanlarımız daralıyor. Küçük bir aksilik bile zihnimizde büyük bir felaket gibi yankılanabiliyor. Bir telefonun geç cevaplanması, planın bozulması, ekonomik bir sıkıntı, ilişkide yaşanan bir anlaşmazlık ya da beklenmedik bir başarısızlık, insanın bütün hayatını sorgulamasına neden olabiliyor.. Oysa hayat bir makine değildir, bazen durur, bazen tökezler, bazen de insanı kendi içine bakmaya zorlamak için bozulur.
Sorunların tamamını ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi sağlıklı da değildir. İnsan, karşılaştığı güçlüklerle başa çıkmayı öğrendikçe psikolojik dayanıklılık kazanır. Her düşüş, insana ayağa kalkmanın başka bir biçimini öğretir. Her kayıp, sahip olduklarının değerini yeniden düşündürür. Her hayal kırıklığı, beklentiler ile gerçeklik arasındaki mesafeyi gösterir. Her kriz, ruhun kabuk değiştirmek için ödediği zorunlu bir kiradır.
Sürekli korunmuş bir ruh, hayatın ilk sert rüzgârında savrulabilir fakat fırtınalar görmüş bir ruh, rüzgârın yönünü okumayı öğrenir. Sorunsuz bir zihinsel zemin, konforlu bir yatak gibi görünse de zamanla ruhta yatak yaraları açar; kasları köreltir, esnekliği yok eder.
Pürüzsüz bir hayat, işlenmemiş bir mermer gibidir. Ne heykeli vardır ne de karakteri. Üstelik sorunlar yalnızca bireyin başına gelen kişisel olaylar değildir. İşsizlik, ekonomik eşitsizlik, yalnızlık, aile içi çatışmalar, toplumsal baskılar, gelecek kaygısı ve insanların birbirine karşı giderek artan güvensizliği, bireysel ruh hâllerini şekillendirir.
Bazen insanın “Ben neden böyleyim?” diye sorduğu yerde, aslında toplumun görünmeyen yükleri vardır. Kişi kendi omuzlarında taşıdığını sandığı bazı ağırlıkları, farkında olmadan yaşadığı çağdan devralmıştır. Bu nedenle her sorunu yalnızca bireyin psikolojisiyle açıklamak, toplumsal aynadaki çatlakları görmezden gelmektir.
Üstelik sorunlardan kaçma arzusu, insan ilişkilerini de kırılganlaştırıyor. İnsanlar artık birbirlerinin yaralarını taşımaktan çok, birbirlerinin hayatına ek bir sorun olup olmadığını hesaplıyor. İlişkilerde en küçük çatışmada kapılar kapanıyor, dostluklar bir yanlış anlaşılmayla sona erebiliyor, aile içinde sabrın yerini tahammülsüzlük alabiliyor.
İnsan ilişkileri de kusurlu taşlardan yapılmış köprülerdir. Her köprüde çatlak bulunabilir, önemli olan çatlağın varlığı değil, iki insanın o köprüyü onarmaya niyet edip etmemesidir.
Sorunsuzluk tutkusu, insanı bazen kendi hayatının seyircisine dönüştürür. Risk almayan, hata yapmaktan korkan, başarısızlığı bir utanç olarak gören kişi, güvenli bir limanda yaşarken denizin ne olduğunu unutabilir. Oysa hayatın bütün anlamı kıyıda oturmak değildir. İnsan bazen bilinmeyene doğru kürek çekmeli, bazen yanlış karar vermeli, bazen kaybetmeli ve yeniden başlamalıdır. Çünkü tecrübe, çoğu zaman doğru cevapların değil, yanlış soruların içinden doğar.
Elbette burada sorunları romantikleştirmek de doğru değildir. Her acının insana mutlaka büyük bir ders verdiğini söylemek, gerçek hayatın ağırlığını küçümsemek olur. Bazı sorunlar insanı yorar, bazı kayıplar derin izler bırakır, bazı adaletsizlikler yalnızca “tecrübe” diyerek geçiştirilemez. Fakat bütün bunların içinde insanın önemli bir gücü vardır: Yaşadıklarına nasıl anlam vereceğini seçebilmek. Bazen değiştiremediğimiz şey, ona baktığımız pencereyi değiştirmemizi ister.
Asıl mesele sorunsuz bir hayat istemek değil, sorunlarla karşılaştığımızda parçalanmadan kalabilmektir. Huzur, hiçbir fırtınanın çıkmaması değil, fırtına çıktığında insanın içinde hâlâ sığınabileceği bir oda bulabilmesidir. Olgunluk da hayatın bütün taşlarını yoldan temizlemek değil, ayağımıza takılan taşların arasından yürümeyi öğrenmektir. Çünkü insan, yalnızca güzel günlerin toplamı değildir; atlattığı gecelerin, sustuğu acıların, yeniden başladığı sabahların da toplamıdır.
Sonunda sorulması gereken soru belki de “Sorunsuz hayat mı olur?” değil, “Sorunların arasında nasıl bir insan olurum?” sorusudur. Çünkü hayatın kapısında bize kusursuz bir yol vaat edilmemiştir. Önümüzde bazen çiçekli patikalar, bazen dikenli yollar, bazen de nereye çıktığını bilmediğimiz karanlık geçitler olacaktır. Hiç kaybolmamış bir insan, yol bulmanın coşkusunu asla tadamaz.
İnsan bütün sorunların içinden geçerken değişir; sertleşmeden güçlenmeyi, kırılmadan esnemeyi, kaybetmeden önce sahip olduklarının kıymetini öğrenir. Sorunsuz hayat belki mümkün değildir fakat sorunların içinden geçerek daha derin, daha dayanıklı ve daha sahici bir insan olmak mümkündür.
