HÜZÜN KOKAN BAYRAM
''.. Babam şeker alırken bayramdı, ben alınca sadece şeker ! ''

Aydın Uzkan
-
Bayram yaklaşıyor, sokakların sesi değişirken, çocukların gözlerinde de söylenmemiş şarkılar birikiyor. Ama bir yerlerde, bayram, takvimin kenarına düşülmüş soluk bir not gibi duruyor. Ne silinebiliyor ne de belirginleşebiliyor.
Bayramın ayak sesleri, sokağın taşlarına vuran neşeli bir yankı değil de, boşlukta asılı kalan gümüşi bir toz bulutu gibi çöküyor benim omuzlarıma mesela. Herkesin takvimleri renkli kalemlerle çizdiği, kavuşmaların heyecanıyla mühürlendiği şu eşikte ben, zamanın dışında kalmış bir saatin yelkovanı gibi kendi içime dönüyorum.
Gökyüzü, herkes için umudu müjdeleyen bir bayram sabahına uyanmaya hazırlanırken, benim tavanımda asılı kalan tek şey, sessizliğin o gri ve soğuk zaman dilimi sadece.
Şehir, telaşlı bir karınca yuvası gibi kaynıyor, poşetlerin hışırtısı, bayramlık ayakkabıların gıcırtısı ve mutfaklardan süzülen tanıdık kokular...Oysa benim penceremden içeri sızan tek koku, uzun zamandır demlenmemiş çayların o kesif hüznü.
Babam şeker alırken bayramdı, ben alınca sadece şeker.. Bu hüzünlü cümle bile, bayram sevincini kanatan bir yara gibi duruyor ruhumun baş köşesinde.
Bayram, benim için camın ardındaki bir tiyatro sahnesi kadar uzak ve dokunulmaz. Herkes bayramlık telaşında iken, ben kimsesizliğin kumaşından dikilmiş ağır bir hırkayı kuşanıyorum. İçimdeki çocuk, elinde kırık bir bayram şekeriyle kuytu bir köşede bekliyor.
Bayram, aidiyetin kutlandığı bir ayinken, aidiyetsizlik, ruhun en derin dehlizlerinde yankılanan o kimsesiz ıslık sesi gibi büyüyor. Kalabalık sofraların kahkahaları, duvarlarımın soğukluğuna çarpıp geri dönüyor ve ben, bu görünmez sınırın ötesinde, kendi varlığımın gölgesinde saklanıyorum.
Adresini kimsenin bilmediği, kapı zillerinin sadece rüzgârla çalındığı o meçhul evimin kapı eşikleri, beklenen adımların yokluğuyla aşınırken, ben bu boşluğun içine anlamlar yüklemeye çalışıyorum.
Sanki varlığım, kimsenin hatırlamadığı bir rüyanın artığı gibi, ne tamamen silinmiş ne de gerçekten yaşanmış. Belki de diyorum, yalnızlık en saf halidir bayramın. Hatıralar, bayram sabahlarının serinliğiyle beraber odama doluşuyor ama her biri birer hayalet elçisi gibi.
Sokaklarda yankılanan "iyi bayramlar" dilekleri, benim kulaklarımda başka bir dilin, unutulmuş bir lehçenin kelimeleri gibi yankılanıyor. Ben bu dilin alfabesini çoktan unuttum. Benim alfabem sadece bakışlarda, sükûtta ve iç çekişlerde gizli. Herkesin birbirine bağlandığı bu görünmez ağda, ben kopuk bir ip ucu gibi rüzgârda savruluyorum.
Ruhumun bu tecrit hali, bayramın o "barışma" ve "kucaklaşma" temasını bir ironiye dönüştürüyor. İçimdeki bu soyut gurbet, beni coğrafi sınırlardan değil, kalplerin o sıcak haritasından silip atıyor.
Güneş, bayramın ilk sabahını müjdeleyerek ufuktan yükseldiğinde, ben o ışığa gözlerimi değil, kalbimi kapatıyorum. Çünkü her aydınlık, gölgeleri daha da belirginleştirirken , ben, o ışığın altında devasa bir anıta dönüşüyorum. Bayram, herkesin birbirine yürüdüğü bir yol ise, ben o yolun sonunda bekleyen, ama hiç kimsenin gelmeyeceği o tozlu durakta bekliyorum.
İnsan, bayramı aslında başkalarının varlığıyla hissediyor biraz da . Bir elin omza dokunuşu, bir sesin “geldim” deyişi, bir bakışın sıcaklığı… Oysa benim için bayram , adı konulmamış bir eksiklik.
Belki de diyorum , içimizdeki o bitmeyen "belki"lerin en saf halidir bayram. Belkilerin en ağır olanı da , kimsenin beni beklemiyor oluşu. Bir kapının ardında adımın anılmaması, bir sofrada yerimin ayrılmamış olması. İnsan, unutulduğunu düşündüğünde değil, hiç hatırlanmadığını fark ettiğinde gerçekten yalnızlaşıyor. Bayram da bu fark edişi daha da derinleştiriyor.
Bu bayram da diğerleri gibi bir sükût ayinine dönüşecek. Pencere kenarında, bir elin kapı koluna uzanma ihtimalini dahi düşlemeden, sadece zamanın geçişini izleyeceğim. Ve ben, bu büyük sessizliğin içinde, bir veda gibi, usulca ve hüzünle uğurlayacağım bayramı . . .
