KENDİNİ KAYBEDEN İNSAN
Kendini kaybeden insan, adımlarını atarken yerin çekimini hissetmez, sözcükler ağzından dökülürken sanki bir başkasının senaryosunu okuyormuşçasına yabancıdır

Aydın Uzkan
-Varlık ve yokluk arasındaki o ince çizgide, insanın kendi yüzünü bir yabancı gibi izlemesiyle başlar her şey. Kendini kaybeden insan, bir sabah aynaya baktığında karşılaştığı suretin kendisine ait olmadığını değil, o suretin içindeki boşluğun ne kadar derin olduğunu fark eden kişidir.
Aynada yüzünü değil, eksilmiş bir hatırayı görür. Gözlerinin içi doludur ama neyle dolu olduğunu bilmez, sanki içinden biri eşyalarını toplamış da sessizce gitmiştir. Bedeni, sahibini bekleyen bir ev gibi ıssızdır. İçeride bir yerlerde hâlâ bir ses vardır ama yankısı bile yorgundur.
Ruh, bedenin dar dehlizlerinden taşmış, tanıdık limanları terk ederek uçsuz bucaksız bir sis denizine açılmıştır. Artık ne isimler bir anlam ifade eder ne de geçmişin o tozlu hatıraları bir pusula görevi görür.
Zamanla insan, kendini kaybetmenin gürültülü bir çöküş olmadığını anlar. Bu, daha çok sessiz bir sızmadır, çatlaklardan içeri giren görünmez bir sis gibi. Önce küçük şeyler eksilir. Bir kahkahanın samimiyeti, bir bakışın derinliği, bir cümlenin içtenliği. Sonra fark etmeden, insan kendi hayatında figüran olur, başrolü oynadığını zannederken aslında sahnenin arka köşesinde unutulmuştur.
Adımlarını atarken yerin çekimini hissetmez, sözcükler ağzından dökülürken sanki bir başkasının senaryosunu okuyormuşçasına yabancıdır kendine. Duygular, renklerini yitirmiş eski bir fotoğraf gibi grileşir. Ne büyük bir keder canını yakabilir artık ne de küçük bir sevinç gözlerini parlatabilir.
Kendini kaybeden insanın zihni kalabalıktır ama kalbi tenha. Düşünceler bir tren garı gibi gelip geçer, hiçbirine binilmez. Her fikir yarım, her duygu eksik kalır. İç dünyasında sürekli bir erteleme hâli vardır. Sanki ruhu, yaşamak için uygun zamanı bekliyordur. Ama o zaman hiçbir zaman gelmez.
Bir süre sonra insan, başkalarının beklentileriyle örülmüş bir kimlik giyer. Üzerine tam oturmayan bir elbise gibi, her hareketinde rahatsızlık verir ama çıkarılamaz. Çünkü o kimlik, onayla beslenir. İnsan, kendisi olmaktan vazgeçtikçe daha çok kabul görür, kabul gördükçe de kendisinden biraz daha uzaklaşır.
Bu bir tür psikolojik sürgündür. İnsanın kendi evinden, yani kendi benliğinden sürülmesi... Kapılar kilitlenmiş, anahtarlar unutulmuş ve içerideki sıcaklık yerini ayaza bırakmıştır. Sürgün edilen kişi, kendi kapısının önünde bekleyen bir yabancıdır. İçeriden gelen sesleri duyar, anıları hatırlar ama artık o evin bir parçası olmadığını bilir
Kayboluşun en tehlikeli yanı, fark edilmemesidir. İnsan kendini kaybettiğini çoğu zaman anlamaz; sadece bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hisseder. Ama neyin değiştiğini tarif edemez. İçinde büyüyen boşluk, adı konulamayan bir yokluk gibi genişler. Ve bir gün, o boşluk tüm benliği yutar.
An gelir, geçmişine baktığında tanıyamadığı birine rastlar. “Ben böyle miydim?” diye sorar, ama cevap gelmez. Çünkü o eski “ben”, hatıraların içinde donmuş bir görüntüden ibarettir artık. Şimdiki zaman ise kimliksiz bir akıştan başka bir şey değildir.
Bu kayboluş, bir savunma mekanizması gibi başlar. İnsan, acılardan kaçarken kendini de geride bırakır. Hissetmemek için hissizleşir, düşünmemek için yüzeyselleşir. Ama zamanla bu korunma hâli, bir hapishaneye dönüşür. Kendi duvarlarını kendisi örer ve sonra çıkış kapısını unutur.
Yine de insanın içinde, kaybolmayan küçük bir parça vardır. Sessiz, kırılgan ama inatçı. Bazen bir şarkıda, bazen eski bir fotoğrafta, bazen de ansızın gelen bir duyguda kendini hatırlatır. O parça, insanın gerçek benliğidir, ne kadar derine gömülse de tamamen yok olmaz.
Kendini bulmak, kaybolduğunu kabul etmekle başlar. İnsan, içindeki o boşluğu inkâr etmeyi bıraktığında, ilk adımı atmış olur. Çünkü kaybolduğunu bilen biri, en azından bir yerlerde olduğunu da bilir. Ve belki de en karanlık an, insanın kendine yeniden dönmeye en yakın olduğu andır.
